Dikkat ediyorum çevreme ve genelde herkes kendi sorunsalını anlatmak, çare arıyormuş gibi yaparak sorununu çözmeye çalışmaktansa daha da sahiplenmek ve en büyük sorunları kendilerinin yaşadıklarına dair bir inanç geliştirmek peşinde sanki. Yani tam da bir şarkıda geçtiği gibi “senin derdin dert mi? benim derdim yanında?” halleri. İnsanların çözmek üzere kendi sorunlarını sahipleniyor olması oldukça kutsal bir durum. Bunun yanında sorunlarını ve çözümsüzlük inançlarını sürdürmek ve hatta birbirimizle yarışır vaziyette dertlerimizi yarıştırıyor olmayı kendi hayatım için doğru bulmuyorum.
İnsanın inanılmaz yarış saplantısı, motivasyon kaynaklarımızın farklılığı, algı ve tepki farklılıklarımız, davranış modellerimizin birbirinden farklı olması oldukça normal olsa da uyum içinde yaşamak, iletişim kurmak ve birbirimizle iyi geçinerek kararlı bir duygu durumu sağlamaya çalışmak da o kadar normaldir. Daha etkili iletişim kurmanın anahtarı, gerçekten dinlemekte ve karşımızdaki kişinin duygularını anlamakta yatar. Empati ve anlayış, insanlar arasında daha derin bağlantılar kurmanın kapılarını açar. Bu makalede, günlük etkileşimlerimizde nasıl daha empatik olabileceğimizi ve karşılıklı anlayışın ilişkilerimizi nasıl güçlendirebileceğini keşfedeceğiz.
Empati Nedir?
Empati, karşımızdaki kişinin duygularını anlama ve onun perspektifinden dünyayı görebilme yeteneğidir. Empatiyle, başkalarının hissettiklerini anlamak için açık oluruz. Yani “başkalarının ayakkabıları ile dolaşmak” bu konuyu özetlemek adına oldukça anlamlıdır. Zira başka birinin ayakkabılarını gerçekten giymek kendi duygusal durumumuzu ve tepkilerimizi etkileyebilecek kapasiteye sahiptir. Bu ifadenin anlamı, eyleme geçmeden önce karşımızdaki ile empati kurmamızdır. Çünkü dış dünyadaki insanlara empatik yaklaşarak onları anlamaya çalışmak aslında doğrudan “kendimizi anlamaya çalışmak” anlamına gelir. Çünkü insanlar karşısındakileri görerek kendilerini anlamaya çalışır; yani bir bakıma, aynaya baktığında gördüğü kişinin kendisiyle aynı kişi olmasını ister. Oysa bizim dışımızdaki insanlar, kendi kişisel gelişimimiz için vardır.
Karşımızdaki kişiyle olan iletişimin şekli ve süreci, değerlerimizi ve davranış alışkanlıklarımızı ortaya serme açısından oldukça önemlidir. İletişim kurduğumuz kişiyle olan farklılıklar veya ortak düşünceler, yeni şeyler öğrenmemize, alışkanlıklarımızın farkında olmamıza veya karşı tarafça onaylanmamıza katkıda bulunabilir. İletişimin şekli ve süreci, iletişimin sonucunu belirleyecektir. Yani ya faydalı bir iletişim kurmuş oluruz ya da kişisel gelişim ve öğrenme fırsatını kaçırabiliriz.
Aslında kısaca şunu söylemek istiyorum: Eğer karşımızdaki insana sevgi ve saygı ile yaklaşıyorsak, bu, kendimize karşı beslediğimiz sevgi ve saygı alışkanlığımızdan kaynaklanır. Eğer çevremizdeki kişilerin bizi sevmediklerini ve sürekli eleştirdiklerini düşünüyorsak, kendimize karşı olan davranış alışkanlıklarımızı gözden geçirmemiz önemlidir. Çünkü kendimize gösterdiğimiz sevgi ve saygı ile nazik yaklaşım, bir tür “atomik” yani kendi kendine devreye giren otomatik bir sistem olacak ve “kendimize gösterdiğimiz sevgi ve anlayış” etrafımıza da yansıyacaktır. Aynı davranış modelini benimseyen insanlarla bir arada olma olasılığımız artacaktır. Çünkü kendisine saygılı ve inanan bir kişinin genellikle etrafındakilere de farklı davrandığı beklenmez, “kendine iyi davranmak” içsel bir alışkanlıktır ve her şey içten dışa doğru yansır. Nasıl mı? Okumaya devam edelim.
Bulduğun şey, aradığın şeydir. Eğer bulduğun şeyin aradığın şey olmadığını düşünüyorsan, kurguyu, düşünce yapısını, planı ya da siz ne derseniz “bulunan ve erişilen sonucun oluşması için her ne yaptıysak” ilgili kurguyu yeniden gözden geçirmek lazım. Şimdi size bunları unutmamanız lazım diyeceğim, ancak hepsini akılda tutmak da zor. İşte beden de bunu bildiğinden, çok defa tekrar edilen eylemleri yeni alışkanlıklar oluşturarak “atomik” hale getiriyor ve hatırlamak zorunda kalmıyor böylece. Neyse, her iki konu da oldukça derin ve ayrı makale konuları. Daha sonra bu konularda ayrıntılı konuşuruz zaten. Ben zamanında “bulduğun şey aradığın şeydir” lafzını duyduğumda “hadi be, her şeyi ben yapmış olamam, birçok zaman başkalarının söylediklerini yapıyoruz” demiştim. Ben dedim de sonradan anladım ki olayları geriye doğru gözden geçirince (bunun adı review yani yeniden değerlendirmedir ve bunu “12’li Düşünce Tekniği” ile rahat yapabilirsiniz) hayatımdaki her şeyin sebebinin ben olduğunu kabul ettim.
Niye böyle yaptın ki?
İşte bazen bilinçli olarak, bazen de sonucun böyle olabileceğini tahmin bile etmeden dalıveriyoruz konuların içine. Sonra da elde ettiğimiz sonucun sorumluluğunu almıyoruz, ya da alamıyoruz. Etrafımızdaki kişileri, nesneleri hatta kaderi suçlayabiliyoruz, hatta kendi “Yüce” mizi bile bilinçsizce. Bilinçsizlikten kastım, yaptığımız şeyin veya sonucunun farkında olmadan, güdüsel olarak, kendimizde olmadan elde ettiğimiz sonucu görünce de, belki de baştan hiç istenilmeyecek olan bir şeyleri hep biz, yani kendimiz yapıyoruz. Tüm bunları kabul edip, kendimizin farkında olduğumuz bir dünya daha hoş olurdu, değil mi?
Bir olay gerçekleştiğinde mutlaka bir sebep ve bir sorumlusu olacaktır. Ben diyorum ki, eğer olay kendimizle ilgiliyse, bunun sebebi ve sorumlusu da kendimiziz. Şunu da unutmamak lazım: Gün içinde yapmam gereken tüm şeyleri yaparım, yollar bulurum, birileriyle iletişim kurarım, tüm ihtiyaçlarımı karşılarım vb. Bunları saymakla bitmez, ama hepsi için önce “Uykumdan uyanmam ve yattığım yerden kalkmam gerekiyor”, eğer bunu yapıyorsam “her tür eylemi gerçekleştiren de ben oluyorum”, eğer uyumaya devam etmeyi veya yatıyor olmayı sürdüreceksem de bu da bir tür eylemsizlik, hastalık, isteksizlik vb. yani kısaca bir tür ölüm hali anlamına gelecektir.
Eğer kalkmak zorundayım derseniz, zorunluluk hisseden de sizsiniz, kalkmazsınız olur biter. Pek tabi birileri sizi “haydi kalk” diyerek kaldırıyor da olabilir. Bu kalkmanın bir çok kutsal sebebi olabilir, lakin bunları da yapmak isteyen yine kendimizi. Mesela okuyup büyük adam olmak, sabah ibadet için kalkmak, dua etmek, işe gitmek, para kazanmak istemek, para kazanmak, para biriktirmek, yatırım yapmak istemek, tüm bunları daha çok istemek vb. evet bunları da biz yapmak istiyoruz sonra da zor geliyor ve sızlanıyoruz.
O kadar çalışıyoruz madem, cebimizde para varken, harcamak istiyoruz, temel ihtiyaçlarımızı ve sanal ihtiyaçlarımızı (temel ihtiyaçlarımız dışında kalan, kendimiz tarafından yaratılan, temel ihtiyaçlarımız kadar gereksinim duymayacağımız, hatta olmasa da olur cinsten ve bir yoksunluk bile hissetmeyebileceğimiz ihtiyaçlar grubu) karşılamak ve hatta “sorunlarımızı veya sorun sandıklarımızı” çözmek adına “dertlerimize derman bulmak üzere” yola çıkıyoruz. Tüm bunları kendimiz peydahlayıp yapıyoruz, sonucu beğenmeyince de “Yüce”mize varacak derecede her türlü şeyi suçlu buluyoruz. Suçu mutlaka bir yerlere atabiliriz, ancak tüm bunları yapmak üzere uyanmış olduğumuzu “o an” hatırlamak daha iyidir.
İşte “bulduğun şey, aradığın şeydir”, çünkü bunun için uyanıp yataktan kalktın. Eğer o gün işler yolunda gitmediyse, belki bir sebep vardır diye düşünmek iyidir. Ancak en sonunda geriye doğru olayı incelediğinizde bulacağınız sebep veya kişi yine kendiniz olacaktır. Hatta bir sebep uğruna ileriye doğru attığınız ve atacağınız her adımda ve sonunda yine kendinizi bulursunuz. Ne harika bulduğumuz şey! Başında da “Ben”, sonunda da “Ben”; yaşam çemberi, aslında dönüp durduğumuz bir döngü.
Hayat bazen çok basit görünmüyor mu? Sabah uyanıyoruz, akşam uyuyoruz. Başından sonuna kadar kendi hayatımızdaki tüm karakter biziz; yolda ilerlerken kendimize oyun arkadaşları seçiyoruz. Dikkat edin, bunların hepsi yapmış olduğumuz tercihlerden ibaret, yani her zaman yeni seçenekler hayatımızda var edilebilir ve hep aynı seçenekleri tercih etmek zorunda değiliz. Kendi iç sesimizi dinlediğimizde, tek ve yegane seçeneğin bu olduğu ve bunun dışında seçenek bulunmadığına dair içsel bir inanç gelişebilir, ancak insanların kendilerine farklı seçenekler yaratamayacağı fikrine katılmıyorum. Her zaman bir “bu” varsa, bir de “o” olacaktır. Her şey zıttıyla yani karşıtıyla doğar. Doğadaki her şey birbiriyle eş olabilir ve birbirini tamamlar.
Yaşamın oyunu içinde türlü oyunlar bulunur, bizler de sevdiklerimizi ve hoşlandıklarımızı oynar ve oyunu sürdürmeye devam ederiz. Oyunu biz kurmasak da oynayabildiğimize göre, oyunu bırakıp çıkmak da bir tercihimiz olabilir. Oyunu oynayabilir, oynamaktan sıkılabilir ve oyun değiştirmek isteyebilir ve bu yönde bir tercih yapabiliriz. Zorunlu tercihler bir tür manipülasyon halini yansıtır, ister kendimiz kendimize yapalım, ister başkalarının bize uygulamalarına izin verelim, sonuç olarak gönülsüz ve isteksiz olan ve zorla sürdürülen her tür üretim çabası, sakat ürün doğurmaya sebep olacaktır.
Her yerde oluşturulmuş oyunlar var Yaşamın oyunu içinde. Sanki bir oyun konsolu gibi hayat, içerisinde birçok oyunun bulunduğu ve isteyenin istediği oyuna takılabileceği bir alan. Çocukken hatırlıyorum “Savaşçılık, Barışçılık” oynardık, önce savaşır sonra barışırdık. Küserdik birbirimize, darılırdık, bazen kırıcı da olurduk. Bugün 51 yaşımdayım (bu konuda 50 olduğuma dair farklı görüşler olsa da) ve bugün de aynı değil mi bunlar? Uyanıyorsun ve bakıyorsun “bugün ne yapsam” diye? Savaşır mısın, barışır mısın, bilmem; bu tamamen bir tercih. Şunu söylemek isterim: Yapılan tercihin sorumluluğunu almak ve elde edilecek sonuca razı olmak ve kabullenmek oldukça önemlidir benim hayatımda. Zira hayatımın yazarı benim. Farkında veya farkında olmadan sebep, süreç, sonuç hep benim, tercihlerim ve alışkanlıklarım istediğim veya istemediğim bir hayat yaşamaya yönlendirebilir beni.
Geçmiş bir gün annem aramıştı, Allah rahmet eylesin. Bozcaada’da bizim evin karşısında bir çocuk vardı, adı Murat. Annem evde otururken Murat camı çalmış ve anneme dil çıkarmış. Bu da annemin gücüne gitmiş ve beni aramış. Ben de o sırada Silivri’deyim, koşu bandı üzerinde koşuyorum. Annem beni o saatte hiç aramaz, telaşlandım. Olayı anlattı bana ama nasıl ağlıyor! ‘Peki anne,’ dedim, ‘kapat sen, ben hemen geliyorum.’ dedim. Ağlaması kesildi birden, ‘Nereye geliyorsun oğlum hemen gelinir mi, nasıl geleceksin ki?’ dedi. Sakinleşmiş olduğunu görünce, ‘Anne,’ dedim, ‘senin kulaklıkların var, onları çıkardığında duymuyorsun, sırtını döndüğünde görmüyorsun. Niye böyle telaş ediyorsun ki?’ deyince anladı. Annem mi anladı yoksa ben bunu yalnızca söylemekle mi kaldım kendi hayatım için şu an anımsayamıyorum, ancak gerçekten de öyle. Sabah saat 6 sularında bunları yazıyorum, dışarısı karanlık, enerji verici hafif elektronik müzik çalıyor ve yalnızım, aslında hepimizin olduğu gibi. Uyanan da uyuyan da biziz ve hatta hayatımıza birilerini katan ve başkalarının hayatına dahil olmak isteyen de. Akşam uyumak için önce uyanmak lazım, yani doğmak, dinlenmiş olarak yeniden doğmak ve yeniden yaşamaya başlamak yepyeni yapılacak tercihlerle.
Eğitim şart, eğitim herkesin hakkı. Eğitim almayı istemek önemli bir ayrıntıdır. Çünkü insan eğitim almayı istediğinde, bir talepte bulunur, yani talebe olur ve öğrenmeye başlarsa, öğrenilen her bir bilgi beraberinde diğer bilgileri de getirir. Kendi kendini eğiten insanlarla ilgili birçok film izledim. Filmlerin veya gerçek hayatta karşılaştıklarımın ortak özelliği ‘yapıyor oldukları şeyi istiyor ve defalarca yapıyor, yapacak olmaktan keyif alıyorlar’ idi.
Kişisel gelişim ve eğitim vasıtasıyla yapmak istediğimiz veya isteyebileceğimiz bir konuyu ‘en kısa zamanda, en az enerji harcayarak, en hızlı’ yani verimli ve en faydalı şekilde nasıl yapabileceğimizi öğrenebiliriz. Bu nedenle kulağımızı açıp iyi dinlemek, anlamak, idrak edip içselleştirmek ve hayatımıza yerleştirerek uygulamaya almak 20 gün kadar zamanımızı alsa da, 20 gün sonra bir ‘atomik alışkanlığımız’ olacak ve bu yeni alışkanlığı bünyemize yerleştirmiş olacağız.
Aktif Dinleme:
Gerçek bir iletişim kurmanın temeli, aktif dinlemedir. Konuşurken değil, dinlerken gerçekten anlayışla karşılarız. Göz teması kurmak, vücut dili okuma ve açık uçlu sorular sorma, aktif dinlemenin anahtarlarıdır. Birilerini dinliyor görünmek ne kadar faydalıdır tartışılır. Su götürmez gerçek, sabah uyanıp yapacaklarımız için hazır ve donanımlı hissettiğimizde oynamaya başlamaktır. Dinlemek, uykudan uyanmaya benzetilebilir. Eğer diğerleri benim kendi kişisel gelişimim için varlarsa, o halde onları dinlemeliyim ki aramızdaki tezatlıktan en iyi ve bana en faydalı olacak şekilde yararlanabileyim.
Empati ile İletişimdeki Değişim:
Empatik bir şekilde dinlemek, ilişkilerimizi daha sağlam hale getirir. Karşılıklı anlayış, çatışmaları azaltır, işbirliğini artırır ve daha pozitif bir iletişim ortamı oluşturur. İnsanlar enerjileri ile içinde bulundukları ortamın enerjisini değiştirebilirler. Bu hep olur, ancak değişim fazla olmadığında bu etkiyi algılamayabiliriz. Bir ortama girdiğimizde ya da birilerini gördüğümüzde keyiflenir ya da dertlenebiliriz. Bu, onlara yüklediğimiz anlamla ilgili bir yapılmış tercih olacaktır. Bu kim be?” diye sormadan önce, o kişi hakkında önyargılı olmadan, kişinin hayatımıza nasıl dahil olduğuna ve neden onu hayatımıza aldığımıza odaklanmak daha faydalı olabilir. Zira aykırı fikirler kişisel gelişimimize katkıda bulunabilir.
Sonuç:
Empati ve anlayış, ilişkilerimizi güçlendiren sihirli anahtarlar gibidir. İnsanların hissettiği duygulara saygı göstermek ve gerçekten dinlemek, daha sağlam ve tatmin edici ilişkiler kurmamıza yardımcı olabilir. Karşılıklı anlayış, dünyayı daha anlamlı ve derin bir şekilde deneyimlemenin kapısını aralar. Nihayetinde alışkanlıklarımızla ilgili değişiklikler farkındalıkla her istendiğinde yapılabilir.

Yapay zeka “text to image” yönetimi ile üretim.
#12liDüşündürme, #ÇekimYasası, #ölüm, #Başarı, #Bilinçaltı, #DüşünmeTekniği, #Denge, #ego, #Empati, #Etkileyici, #EtkiliDüşünme, #Evren, #Evrensel, #EvrenselYasalar, #Farkındalık, #Felsefe, #HayattaKalmaStratejileri, #Hermes, #HermesTrismegistus, #HermetikFelsefe, #iyilik, #KendiniSavunmaSanatları, #Kibir, #manevi, #MurphyKanunları, #Odaklanma, #OlumluDüşünce, #Planlama, #sağlık, #sebep-sonuç, #Simbala, #TekabülPrensibi, #Tolerans, #YaratıcıDüşünce, #yaşam, #Zihinsellik, #ZihinselSağlık, #şifa, #İletişim, #İyilikEnerjisi

Yorum bırakın